peyami-safa

Peyami Safa kimdir? Yazar Oğuz Özdeş’in, 1950 yılında Peyami Safa ile yaptığı ve Hafta Dergisi’ndeki Bizim Caddeden Portreler isimli köşesinde yayınlanan röportajı…

Peyami Safa, edebiyat âlemine hiç haberi olmadan girmiştir. Çünkü henüz dokuz yaşında ilk roman denemesini yapan bir çocuk, herhalde edebiyat âlemine şuurla atılmış olamaz. “Piyano Muallimesi” ismini taşıyan ve 3-4 sayfadan ibaret olan bu romanın müsveddelerini üstad, hâlâ evindeki kütüphanesinde sıralanan yüzlerce romanları arasında, nadide bir mücevher gibi saklıyor. Kahramanı Şefkati beyi, romanda nasıl canlandırdığını bilmiyoruz ama, herhalde Şefkati bey, bugün ihtiyarlamış da olsa, müellifi tarafından hâlâ unutulmamıştır.

Dokuz yaşlarında romana başlıyan bir çocuk, elbette ikinci eserini pek geciktiremezdi. Nitekim Peyami Safa, 13 yaşındayken ikinci romanını yazıyor. “Eski  Dost”. Bu romanın müsveddeleri de “Piyano Muallimesi”nin yanında durur. Görülüyor ki, edebiyat ve bilhassa romancılık, Peyami Safa’nın pek erken yaşlarında başlıyan ihtiraslarının başında gelmektedir. Henüz iki yaşında iken babası şair İsmail Safayı, hemen onun arkasından da kardeşini kaybeden Peyami Safa, pek genç yaşlarında, hayatım kazanmıya mecbur olmuş, Birinci Dünya Harbi sırasında henüz on beş yaşındayken muallimlik etmiye başlamıştır.

Peyami Safa gazeteciliğe nasıl başladı?

1899 da doğan Peyami Safa;
“Yaşımı hiç sormayın” diyor. Belki hesap yapmak zahmetine katlanmak istemiyenler yaşımı çıkaramazlar. Peyami Safa’nın gazeteciliğe ilk atılış tarihi 1918 yılındadır. On dokuz yaşında, kardeşinin teşviki ile muallimlikten ve Düyun-u Umumıye’deki küçük memuriyetinden matbuata geçiyor ve “Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesi çıkarmıya başlıyorlar. Fakat daha evvel İkdam Gazetesi’nde makaleleri neşredilmiştir. Gazetede musahhihlikten başlıyarak hemen her şeyi yapan Peyami Safa, kardeşiyle beraber çıkardığı gazetede “Asrın Hikâyeleri” ismi altında bir hayli hikâye neşrediyor.

Garip tecellidir. Henüz dokuz yaşında roman yazmıya başlıyan, on yıl sonra da tomar tomar yazıları çıkan Peyami Safa’nın neşredilen ilk yazısı İkdam da çıkan bir şiirdir.

– Şair değilim ama ne yaparsınız matbuat hayatına böyle karışmam mukaddermiş.
– Ya kitap halinde neşredilen ilk eseriniz?
– İlk eserimi 1912 yılında, Vefa Lisesi’nde talebe iken, bir arkadaşımla üç lira sermaye koyarak neşrettim. Adı “Karanlıklar Kralı’’ idi. Bir hikâye kitabıdır. Kitabı satmak, hiç olmazsa masrafını kurtarabilmek için, kitabın üzerine ‘okumak memnudur’ diye yazmıştık. Filhakika 1000 tane bastığımız kitabın 800’ü satıldı.
– Kazancınız yüksek oldu mu bari?
– Elimize ancak yedi buçuk kuruş geçti.

Bugün, bir romanından birkaç bin lira kazanan bir romancının, ilk eserinden bu kadar az bir para kazanması garip şey doğrusu! Peyami Safa’nın ikinci kitabı, “Karanlıklar  Kralı”ndan tam yedi yıl sonra neşredilen “İstanbul Hikâyeleri”dir. Aynı yıl, arkasından ilk romanı çıkıyor.Sözde Kızlar…”

Peyami Safa diyor ki;
“Bu romanı, kendime ve başkalarına hiçbir şey ispat etmemek için, sırf geçim kaygusu ile yazdım. Bunları takip eden ‘Mahşer’ ve ‘Canan’da, hep yarı hayatı kazanmak zaruretleriyle, yarı da henüz teşekküle başlıyan edebî isteklerle yazılmıştır.”

Peyami Safa’nın müstear ismi “Server Bedi”

Gerçi üstad böyle söylüyor ama “Sözde Kızlar” adlı ilk romanı, bugün zannedersem, beşinci tabına kavuşmuş, filme de alınmıştır. Aradan çok geçmiyor, gazeteci Peyami Safa’yı edebiyatçıdan ayıran “Server Bedi” imdadına yetişiyor ve halkın hoşlandığı tipte birçok romanları, bu müstear adla neşretmeğe başlıyor.

Peyami Safa’nın, bugün “Server Bedi” müstear adıyla neşrettiği ve yazdığı romanların yekûnu yüzü bulmaktadır. Bununla beraber Peyami Safa’nın, Server Bedi ile olan akrabalığı pek de iyi değildir. Yaşamak için çalışmıya ve yazmağa mecbur olan Peyami Safa;
“Otuz senelik yazı hayatımda. Bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir” diyor.

Üstad nelerden hoşlanıyor, nelerden hoşlanmıyor?

Peyami Safa’nın hoşlanmadığı şeyler pek çoktur.
“Size şimdi hepsini saymak imkânsız… Meselâ ağzını şapırdatarak yemek yiyenlerden hiç hoşlanmam. Gömlek kollarının ceketinden çıkanlara sinirlenirim. Konuşurken başımı kesmelerini, sözümü kesmelerine tercih ederim. Yine konuşurken biri, elini herhangi bir yerime dokundurursa elektriklenmiş gibi olurum.”

Tanı fırsatını yakalamıştım. “Ya kadınlar dokunursa üstad” diye sordum.
Güldü!
Çocukken pilâvı ve köfteyi pek severmiş. Şimdi onların yerini biftek almış. Sulu yemekleri hiç sevmiyor.
“Et yemezsem, doymamış gibi olurum” diyor. Renklerden yeşil ve kırmızıya bayılır. Müthiş gazete tiryakisidir. Gazetelerden bilhassa Cumhuriyet’i okur.

Tiyatroyu çok sever, fakat sahne mevzuunda çok titiz olduğu için Şehir Tiyatrosu’na pek az gider. Muharrir olmasaymış doktor, doktor da olmasaymış herhalde artist olurmuş. Tiyatro mevzuunda, Peyami Safa oldukça hararetli konuşuyor.
“Tiyatro kollektif bir sanattır, Şehir Tiyatrosu, dram kısmında hayranı olduğum ayrı ayrı birkaç sanatkâr varsa da, yan yana geldikleri zaman onları, kıymetlerinden çok kaybetmiş olarak görüyorum. Komedide bütün şöhretler haklıdır.”

Safa; Nadiren iyi filmlere giderim

Peyami Safa, sinemaya karşı, boykot ilân etmiş gibi;
“Sinemayı hiç sevmem” diyor. “Nadiren iyi filmlere giderim. Sinema delileri, iyi kötü tefrik etmeden her sinemaya gider. Ben iyi filme giderim. Birçok seyirciler ekseriyetle sinema kalitesinden ziyade, beyaz perdede oynıyan ışıkların hayranıdır. Yerli filmlere gelince… Ben şahsen iyi film görmedim. Belki yok, belki de hepsine gidemediğim için…”

– Beğendiğiniz muharrirler de yok mu?
-Var. Fakat gücendirmemek için, bir tercih yapmıyacağım.

Peyami Safa’nın gece hayatı oldukça sakin geçtiği anlaşılıyor. Saat 9 ile 12 arası onun hazım ve istirahat vaktidir. 12 den gece saat üçe kadar okur, gazete dışındaki yazılarını yazar. Gazete dışındaki yazılan romanları olduğuna göre, Peyami Safa, romanlarını gece yarısından sonra, okuyucuları derin bir uykudayken yazıyor demektir.

 “Pek nadiren” diyor. “Dostla­rın ısrarı ile bazı geceler öteki dün­yalara uzanışlar yaparım.”
O ana kadar mülakatımız oldukça ciddî mevzular üzerinde olmuştu. Ben de bu “Öteki dünyalara uzanış”tan cüret alarak sordum;

Peki ya kadınlar?

– En beğendiğiniz kadın tipi?
Kendisiyle konuşan bir kadının, üzerindeki ipliği almak için göstereceği dikkat hoşuna giden Peyami Safa’nın, elbet hoşlandığı bir kadın tipi vardı.
– Canım! Sizin müessesenizde kadın dolu… Birkaç tanesini gösterin de içinden birini seçelim. Yanlış anlaşılmasın; sizde resim bol bulunur. Maşallah bir sürü mecmua çıkarıyorsunuz, herhalde resim arşivinizde kadınlar çoktur.

Hemen bizim Yıldız mecmuasının sekreteri Sezai Solelli‘ye koştum. Hakikaten resim arşivinde dünyanın en güzel kadınlarının, sinema artistlerinin sürü sürü resimleri vardı.

Bir tomar alıp Peyami Safa’nın yanına geldim ve masanın üstüne serdim. Üstad baktı, baktı fakat hiçbirisini beğenemedi.
-Aman üstad! Bu gördüğünüz resimler, sinema dünyasının en güzel yıldızlarıdır.
– Ne yapalım, hiçbirisini gözüm ısırmadı. Maamafih sizi boş göndermiyeyim. İçlerinden en beğenmediğimi söyliyebilirim.

peyami-safa-server-bedi
Peyami Safa, Amerikan filmlerinin güzel başrol oyuncusu Alexis Smith’i beğendi.

Ve şahadet parmağıyla bir resmi göstererek;
“İşte” dedi. Baktım, birçok Amerikan filmlerinde başrolü alan, güzelliğiyle meşhur Alexis Smith. Demek piyango ona isabet etmişti! Bugün evli ve 10 yaşında bir erkek evlâda sahip olan Peyami Safa’ya konuşmamızın sonunda başından geçen aşkları sordum;
“On dokuzuncu sevgilimle evlendim, bu kâfi değil mi?” dedi.

İçimden, “On dokuzuncunun kim olduğunu öğrendik fakat şu on sekizini de öğrensek hiç fena olmaz” dedim ama yüzsüzlük edip soramadım…

Röportaj: Oğuz Özdeş
1950 – Hafta Dergisi

Daha Fazla İlgili Makale Yükle
Load More By Haber Servisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir