hastalik-hastasi-yilmaz-guney

Yılmaz’ın bir özelliğini daha fark ediyorum. Hastalık hastalığı mı desem? Ölüm korkusu mu desem? Örneğin bir sabah sete gelip; “Abi ben verem oldum” diyor.

Yılmaz Güney ile ilk kez Dar Film‘de karşılaştık. (1959) Yılmaz, Adana’da lisede okurken Dar Film’in Adana bürosunda çalışıyormuş. Üniversite için İstanbul’a gelince onu buradaki merkeze almış olmalılar.

Yaşar Kemal, “Bu Vatanın Çocukları” adlı bir senaryo yazacak. Ben de yönetmenliğini yapacağım. Dar Film’in elemanlarından Sıtkı Şumnululu da firmayı temsilen prodüktörümüz olacak. Yaşar’la (Yaşar Kemal) arada bir Dar Film’İn bürosuna uğruyoruz. Yılmaz her karşılaşmamızda en sevimli ve en inatçı haliyle yanımda çalışmak istediğini söylüyor. Yaşar, ben ve Yılmaz Çukurovalı’yız ya, serde hemşerilik de var.

Yılmaz’ın kendine has özel taktiklerle, sessiz sedasız, sızma yeteneği vardır. Neden sonra fark edersiniz bu yeteneğini. Kızım Kezban 3-4 yaşlarında olmalı. Onun hatırına, Sarıyer’e yazlığa gitmişiz. Yılmaz’ın ısrarlı taleplerine olumlu yanıt verdim mi tam olarak hatırlamıyorum. Yılmaz’ı, Sarıyer’de Kezban’ı gezdirirken buldum. Birdenbire. Ya da ilk eşim Nur‘u onu ufak tefek almak için çarşıya yollarken. Sarıyer’de Yaşar’la senaryo üstüne çalışıyoruz. Bakıyorum Yılmaz da yanımızda.

Üstelik gayet hoş öneriler de getiriyor. Yaşar’dan da benden de daha gayretli daha çalışkan. İktisat fakültesinde okuduğunu, asıl adının Yılmaz Pütün olduğunu, küçük hikayeler yazdığını öğreniyorum. Yılmaz Güney, senaryo yardımcılığından başlayarak, önce ikinci asistanlığa, sonra bu iş yetmezmiş gibi filmlerde rollerden birine el atıyor. Genç, atak bir Kuvay-ı Milliyeci rolüne.

Yılmaz Güney ile aramızdaki usta-çırak ilişkisi

yilmaz-guney-atif-yilmaz
Yılmaz Güney, oğlunun sünnet düğününe hapishaneden izin alarak gelmişti.

Bu Vatanın Çocukları da bir yol hikayesiydi. Güneydoğu Anadolu’da başlayıp, Ankara’ya Mustafa Kemal‘e götürülmek üzere bir mektup veriliyor. Çocukların peşinde onları öldürüp mektubu almak isteyen iki kötü adam var. Talat Gözübak ile Bilge Zobu… Yılmaz da çocukları korumaya çalışan genç bir Kuvay-ı Milliyeci. Başroller iki küçük çocukla Talat Gözübak’ın. Küçük oğlan çok yetenekli çıkıyor, kız ise tam bir felaket. Bir ara geri yollamayı bile düşünüyorum.

Filmi çekmeden, çocuk da olsa, başkasının referansıyla oyuncu almanın acısını çekiyorum. Yedi-sekiz yaşlarında olan kızın adı Nesrin. İlerde bizim küçük Nesrin’in ünlü dansösümüz Nesrin Topkapı olup çıktığını öğrenip şaşıracağım. Meğer oyunculuğun dışında başka yetenekleri varmış.

Yılmaz Güney ile, “Bu Vatanın Çocukları” ile başlayan, önce usta-çırak, sonra abi-kardeş ilişkimiz, aramızdan ayrılışına kadar sürecektir.

Yılmaz Güney’in gülüşü

yilmaz-guneyin-gulusu
Yılmaz’ın, Çetin’i sinir eden gülüşü…

Filmin ağırlıklı bölümü Kapadokya’da çekilecek. Uçhisar’ın tek oteline yerleşiyoruz. “Yaşamak Hakkımız”dırdaki tercümanımız Çağlayan, sinemayı sevmiş, “Kumpanya” filminden başlayarak asistanlığa terfi etmiş. İlk günden Yılmaz’a takmaya başlıyor. En büyük takıntısı da Yılmaz’ın gülüşü. Yılmaz Güney’in, 32 dişini gösteren bir gülüşü vardır. Sevmeyeni sinir edebilecek bir gülüş. Çağlayan’ın bu takıntısının altında yatan biraz da kadınca bir kıskançlık. Yılmaz’ın gelişiyle ikinci plana atılma kuşkusu. Gerçekte de öyle oluyor.

Yılmaz Güney, akıl almaz enerjisi ve sinema sevgisiyle her işe koşturuyor. Henüz pek oturmamış da olsa yazarlığıyla, kültürüyle, dünya görüşüyle hepimizin gözünde farklı bir ağırlık kazanıyor. Getirdiği önerilerin çoğu biçimle ilgili, benim artık taraftar olmadığım çarpıcı kamera hareketleri. O sıralarda özden kopuk bir biçimciliğin yapay etkisine sığınmanın anlamsızlığını fark etmeye başlamıştım. Bir ulusal sinema dili bulmamız, onu sindirmemiz gerektiğini düşünüyor, araştırıyor, uygulamaya çalışıyordum.

Hızlı aktör: Yılmaz Güney

yilmaz-guney-film-seti
Pratikabl’ın üstünde solda ben, yanımda kameraman Mike, onun yanındaki Çetin, en sağdaki ceketli ise ikinci asistanım Yılmaz…

Oyuncu olarak ilk sahnelerini çekmeye başladığımız gün Yılmaz’ın iyi oyunculuğu aşırı derecede hızlı davranmakla eşdeğer tuttuğunu fark ettim. Yıldırım hızıyla koşuyor, atın üstüne zıplıyor, dörtnala sürüyor, dizginlere asılıp yere atlıyor, gideceği yere adeta uçarak gidiyor. Yılmaz’ı bir kenara çekip yarı şaka yarı ciddi, bu hızla oynamaya devam ederse seyircinin onu görüp tanımasına pek imkan olmayacağını söyledim. Bütün içinde, o sahnenin gerektirdiği psikolojik durumu hissetmeye çalışmasını, o psikolojisinin hareketlerin hızını da belirleyeceğini anlatmaya çalıştım. Gene de film boyunca hızına yeteri kadar engel olamadığımı söylemeliyim. Yılmaz Güney, daha sonraları yönetmen ve oyuncu olarak, o günlerdeki sinemaya ve oyunculuğa yaklaşımının tam tersini uygulayacaktır.

Yılmaz Güney hastalık hastasıydı

Kısa bir süre sonra Yılmaz’ın bir özelliğini daha fark ediyorum. Hastalık hastalığı mı desem? Bilinçaltı bir ölüm korkusu mu desem? Örneğin bir sabah perişan halde geliyor; “Abi ben verem oldum” diyor. “Yılmazcığım, durup dururken verem de nerden çıktı” diyorum. Öksürmeye başlayarak, gerçekten veremli olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. O kadar da zayıf ki! İster istemez telaşlanıp hastanelere taşınmaya başlıyoruz. Röntgenler, tahliller, muayeneler… Yılmaz sapasağlam çıkıyor. Aradan beş-on gün geçmiyor. Al sana başka ölümcül bir hastalık daha. Bu Vatanın Çocukları‘ndan sonra, Yılmaz’ı gene Yaşar Kemal‘in resimli roman haline getirilmiş bir öyküsünden kotardığımız “Alageyik” filminde, hem de baş erkek rolünde oynattım.

Bir yarış sahnesi vardı filmde. Atlar eğitilmiş değildi. Sahnenin sonlarına doğru Yılmaz attan düştü. Başı bir kayanın sivri ucuna çarpmış. (O halde sahneyi tamamlamıştı) Otele dönüp başına ilkel bir tedavi uygulayıp yatırdık. Odamda çalışıyorum. Biri gelip Yılmaz’ın beni çağırdığını söyledi. Kalkıp odasına gittim. Filmin baş kadın rolünü oynayan Pervin Par, yardımcım Halit, diğer arkadaşlar Yılmaz’ın başına toplanmış, odada bir ölüm sessizliği. “Hayrola nasılsın” dememe kalmadı Yılmaz, yüzünde ölmek üzere olan bir adamın ifadesi, bitkin bir sesle; “Abi kafamdaki delikten beynim akıyor” demez mi? Yastığı gösterdiler. Gerçekten de başındaki yaradan sarı bir sıvı akıyordu.

Bir telaş, hastane, doktor… Antalya’dayız. Gelen doktor da hayatının ameliyatını yapmaya kalkmaz mı? Yılmaz’ın saçlarını usturaya vurup, kafasını açıp yedi santim içeri girecek. Hem de Yılmaz’ın yanında söylüyor bunları. Yılmaz ölmek üzere melül melül bana bakıyor. Doktor bir de, “Sakın kıpırdamayın” demez mi? Yılmaz’ı ilk uçakla İstanbul’a yollayacağız da, doktorun elinden kurtarmanın imkanı yok. Acele bir plan kurup, ertesi sabah hastaneye, doktora gidiyoruz.

Yılmaz Güney kaza geçirip hastaneye düşünce Erol Taş hayatının rolünü oynuyor

yilmaz-guneyin-hatiralari
Yılmaz Güney (Yılmaz Pütün)

Erol Taş kaza haberini duyar duymaz uçağa atlayıp gelen Yılmaz’ın abisi rolünde. Arada filmcilere de küfrü basarak, hayatının rolünü oynamaya başlıyor… Doktora, kardeşini İstanbul’a götürmek için geldiğini söyleyerek, “Bana engel olmaya kalkanı …….” diye kükrüyor. Eli, belindeki, filmde kullandığımız sahte tabancalardan birine gidiyor. Doktorun beti benzi atmış; “Siz bilirsiniz” diyor. “Aslında onu kurtarabilirdim. Saçından şöyle on santim çapında bir yeri tıraş edip, kafasını açıp…” Doktoru kendi söylemi ile baş başa bırakıp kahkahalarımızı tutmaya çalışarak kendimizi dışarı atıyoruz. Panik içinde öleceği saati bekleyen Yılmaz’ı ilk uçağa atıp İstanbul’a postalıyoruz.

Filmin yapımcısı Hürrem Erman‘ı durumdan haberdar etmişiz. Yılmaz’ı hava alanından alıp doğruca hastaneye götürmüş. Doktor, Yılmaz’ın yarasına şöyle bir baktıktan sonra biraz penisilin tozu ekip, “Git çalışmaya devam et” demiş. Her an ölümü bekleyen Yılmaz Güney sanırım biraz bozulmuştur. Saçları usturaya vurup, kafatasını kırıp yedi santim içeri girecek cerrahı bir daha görmedik. İlerde filmi gördüyse, herhalde en çok Erol Taş‘ın sahte abi rolüyle attığı kazığa bozulmuştur.

Aradan uzun yıllar geçip, Yılmaz o ölümcül hastalığa yakalandıktan sonra Paris’ten yolladığı bir mektupta; “Kulağına kötü haberler gelirse inanma abi” yazacaktır. “Oniki parmak bağırsağımda basit bir ülserim varmış. O da hızla iyileşiyor.” Mektuba, kendisinden dolayı Türkiye’de başıma bir iş gelmesin diye de “Yavuz” imzasını atmıştı.

16 Mayıs 1995 – Milliyet

Yarın: Türkan Şoray

Atıf Yılmaz Anılarını Anlatıyor Bölüm 1: Ortaokulda Lakabım Rejisördü

Atıf Yılmaz Anılarını Anlatıyor Bölüm 2: Hüseyin Peyda ile Diyarbakır’da

Atıf Yılmaz Anılarını Anlatıyor Bölüm 3: Cahide Sonku ve Kaprisleri

Atıf Yılmaz Anılarını Anlatıyor Bölüm 4: Cahide Sonku’nun Çöküşü

Atıf Yılmaz Anılarını Anlatıyor Bölüm 5: Fatma Girik ve Hüzünlü Öyküsü

Atıf Yılmaz Anılarını Anlatıyor Bölüm 6: Pervin Par ile Beraberliğimiz

Daha Fazla İlgili Makale Yükle
Load More By Haber Servisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir